KATEGORİLER

Mücella

Mücella Kategori: Roman Yazar: Nazan Bekiroğlu Yayınevi: Timaş Dil: Türkçe Sayfa: 344 Sayfa

MÜCELLA - Nazan Bekiroğlu / ROMAN

´´Hep aynı gözlerle bakardı hayata: Kazalı belâlı yolları kazasız belâsız atlatmayı, eylemekten çok eylememeyi başaranların çorak bakışı. Yaşanmamıştan çıkarılan gururun acı tacı.´´ cümleleri ile özetliyor kahramanımız Mücella´yı yazar. Belki korumacı annenin kanatları altından çıkma cesareti gösterememiş olması belki uçmasına müsaade edilmemesi sonucu yaşanmamış bir hayatın akıcı hikayesi. Nar Ağacı´ndan sonra usta kalemden okunası yine çok güzel bir roman. Tavsiye ederiz.

kitapsevinci.blogspot.com.tr/2016/01/mucella-nazan-bekiroglu.html  veya beyazkitaplik.blogspot.com.tr/2015/12/mucella-nazan-bekiroglu.html linklerinde Mücella ve yazarı hakkında detay yorum ve tanıtım bulacaksınzı.

www.facebook.com/Kitap-Okumak-%C4%B0ster-misin-327927040637181/  www.youtube.com/watch

Kitaptan:

***   Ağaçların da  Allah´a secde ettiğinin unutulduğu hafriyat zamanları başlamıştı çoktan. (Sayfa 10)

***Tüten bir baca kadar hayatı haber veren ne olabilir ki? (Sayfa 11)

***   Galiba kızlarıyla arası iyi olan bütün annelere sirayet eden o genç ruhla doluydu. (Sayfa 12)

***   Tanımaktır anlamanın ilk şartı. Sevmek anlamaktan sonra gelir. (Sayfa 19)

***   Neticede gelin kaynana, iki inatçı keçi gibi Fahir köprüsünde karşı karşıya durduklarında ne biri alttan almış, ne diğeri sözünü esirgemiş, yıkılıp giden Fahir olmuştu sadece. (Sayfa 30)

***   Bir şey anlatmasa herkesin cahil kalacağından neredeyse emindi. (sayfa 80)

***   ...Gözlerinde daima kederli bir bakış asılıydı. Hep aynı gözlerle bakardı hayata: Kazalı
belalı yolları kazasız belasız atlatmayı, eylemekten çok eylememeyi başaranların çorak bakışı. Yaşanmamıştan çıkarılan gururun acı tacı. (Sayfa 90)

***   Şakaklarına düşen kırları, açılmaya başlayan alnıyla o bahar günü bankonun önüne dikildiğinde, genç olan her şeye bir daha ele geçemeyecek bir yitiğe bakar gibi bakmaya çoktan başlamıştı Refik bey. (Sayfa 93)

***   Hayatı seyretmeye alışkındı Mücella. (Sayfa 121)

***   Mücella hafif bir bebek ağlamasının geceye ne kadar yakıştığını, gecenin ve bebeğin sesinin aynı tınıda olduğunu anladı. (Sayfa 125)

***   Dul kelimesinin üzerine öyle basarak söylemişti ki İstanbullu gelin, gözlerindeki şu bakış olmasa bile sesindeki tabir memleketin bütün dullarını ezip geçmeye yeterdi. (Sayfa 146)

***   Yemin dine, söz ahlaka dayalı. Dinimi Allah bilir, ahlakım ise annemdendir. (Sayfa 159)

*** Sen bana gülümsediysen bu sana değil bana bir şey katmış demekti. (Sayfa 161)

***   Ve iki kişi arasında mahremiyetten daha büyük ne olabilir ki? (Sayfa 163)

***   Tek insanın yaşadığı bir dünyada bile zulmün, yani suçun her türlüsü işlenebilir. Çünkü insanla insan arasında evet hukukun en ciddisi vardır. Ama insanın kendisiyle arasında da aynı hukuk vardır. (Sayfa 166)

***Senin hayatının benim kâğıdıma düşen yazısı bu.. (Sayfa 166)

***   İnsanın mahiyeti zor günde, hele de hastalık zamanlarında belli olur. (Sayfa 170)

***   Basının özgürlüğü iyiydi ama devletin ali menfaatleri, cemiyetin huzur ve sükunu söz konusu olunca bu özgürlük pekala daraltılabilirdi! Değil mi ki bazı basının faaliyetleri yıkıcıydı!  (Sayfa 175)

***   Müziğin insanın doğasında yazılı ritmine kendini bıraktı. (Sayfa 178)

***   Ölüm ara renkleri iptal eder. (Sayfa 180)

***   İnsan yüzü çabuk eskimez. Eğer bir yüz bu kadar değişmişse demek araya fark edecek kadar uzun zaman girmiştir. (Sayfa 181)

*** Sonunda gelen artık gitmedi, giden de geri gelmedi. (Sayfa 210)

***   Yıkılması hiç zor olmamıştı bu temelsiz gençliğin. İlk kez Filiz´in, daha sonra eşin dostun, hısımın akrabanın nikahına, düğününe giderken giyilen mavi tayyörün yakasındaki bir demet kuş gülü gibi gelip geçmişti. (Sayfa 211)

***   Acelesi olmayan zamanın ne kadar çabuk geçtiğini fark edecek zamanı bile olmamıştı. (Sayfa 214)

***   O kadar yabancı geldi ki ona bir zamanlar kendisinin olan bu yüzler, şu an, şimdi ölse, hangi yüzü taşıyan bir kendisi onu karşılasın dilerdi? Hayatının hangi devresine dönmek ve orada ebedi kalmak isterdi? Bir cevap bulamadı. Hayatının ´İşte burası! Bu!´´ diyeceği bir zamanını işaret edemedi. (Sayfa 215)

***  Hâyy´ sın Allah´ım...     Ne kaderler yazıyor, ne hayatlar yaşatıyorsun?. (Sayfa 304)

***   Anneler bebeklerin acıktığını bağırlarındaki sızıdan anlardı, saate gerek yoktu. (Sayfa 308)

***   Neyin neye göre doğru veya yanlış olduğunu anlamak için her iki tarafı da dinlemek gerektiğini ama bu radyonun ağzından sadece neyin dinleneceğine karar vermiş bir üçüncü tarafı dinlediklerini fark edemezdi belki Mücella. (Sayfa 312)

***   Gidecek bir yeri olmamanın - veya gidecek tek yeri olmanın ne anlama geldiğini öğrenmişti gerçi Güzide. (Sayfa 321)

***   İyi de affa değer olanı zaten herkes affeder. Asıl af, affa layık olmayanı da affetmek değil mi? (Sayfa 325)

***   Affın böylesini ancak kendisini ölüme yakın hisseden biri edebilirdi. (Sayfa 325)

***   Yapayalnız tükenen bu hayat, kendisi için değil başkaları için yaşanmıştı, bütün benzerleri gibi. (Sayfa 335)

Arka Kapaktan : Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı’ndan sonra merakla beklenen yeni romanı Mücella’da bizleri 1920-1970’li yılların Türkiye’sinden nostaljik bir hikayeyle buluşturuyor.

Mücella, genç Cumhuriyet’le yaşıt bir kızın, unutulmuş kumaşların, kokuların, alışkanlıkların, iğne oyalarının, kimi yarım kalmış kimi tamamlanmış aşkların, hayatı seyretmekle yaşamak arasında gelip giden kadınların romanı.

Zamanın daha ağır aktığı, hayatın ritminin daha çok mahalle aralarında karar bulduğu vakitler. Gaz lambasının ışığında içilen nohut kahvesinin ağızda buruk bir tat bıraktığı dönemler.

Arka planda Türkiye, pek çok çalkantının içinden geçerken bile kendini bildi bileli çeyiz işleyen bir genç kız Mücella. Adım adım hayattan çekilirken bunu neredeyse hiç fark etmeyen... Neyi beklediğini bilmeden bekleyen... Derken günün birinde, kıyısında kaldığı hayata son bir çabayla dönmek isteyen...

Sümbül kokulu bembeyaz yastık kılıfları, kanaviçe işli peçeteler, uçları fistolanmış havlular, çeyiz sandıkları arasında…
Hanımeli, yasemin ve leylak kokulu yaz ikindileri gibi uzun kış gecelerinde de, ya çardağın altında ya hep o soldaki pencerenin içinde...
Mücella’nın dupduru ve çarpıcı hikayesi.